Yaynlar


Prof. Dr. Salih AYNURAL - Konsey Üyesi | 18.12.2014 | Perspektif
 
Yeni Şark’ın doğum sancısı
 

Yeni Türkiye inşâ ve ihyâ edilecek birçok kurumun ve zihniyetin adı olduğu kadar inşâ, ihyâ ve tesis edici ‘manevî bir şahsiyet’in de unvanı. Eğitimden şehirciliğe, hukuktan iyi yönetişime, tarihten dine, kültürden sanata her sahada İslam medeniyetinin değerleriyle kurulacak olan Yeni Türkiye’nin inşâ edici kapasitesi Yeni Şark’ın doğum sancısını hafifletecek en önemli unsur.

Tunus’tan Suriye’ye son dört yılda gerçekleşen rejim değişiklikleri, ‘meşrûiyet’ arayışları, nüfuz savaşları, önemli toplumsal hareketler dikkatle incelendiğinde birbiriyle bağlantılı oldukları ve bölgesel karakolları olan küresel karargâhlarca bu bağlantıların kontrol altına alınmak istendiği sonucuna varılabilir. Bölgedeki statüko değişikliğinin halkların iradesi ile şekillenmesini istemeyen çevrelerin aksi yöndeki tüm girişimleri her ne pahasına olursa olsun desteklemelerinin başka bir izahı yok çünkü. Uluslararası sistemi ve örgütleri meşruiyet arayışlarının akamete uğraması için kilitleyen aktörlerin hangi ülkeler olduğu da herkesin malumu. Bölgedeki millî iradeye dayanan tek yönetim olan Türkiye ise Batı’nın ‘helvadan put’u demokrasinin kurumlarını çalıştırarak statüko taraftarlarının oyununu bozan tek merkez olma özelliğini korumaya çalışıyor. Doğu Akdeniz’deki kanlı ve kirli satranç oyununda tarafların elindeki taşlar oldukça fazla ve çok çeşitli. Levant sahasına sürülen son taş ise IŞİD. Gelinen noktada Yeni Şark’ın doğum sancısında kanlı, kirli ve zor bir döneme girildi denilebilir… “Akdeniz, büyük bir gerilim sahası olarak mı kalacak yoksa bir barış denizi mi olacak?” sorusunun cevabını bu dönemde küresel ve bölgesel aktörlerin kararları ve bölge halklarının kararlılıkları belirleyecek…

Tarihi perspektif

Sykes-Picot’tan 98 sene sonra, Camp David’den 36 sene sonra, Osmanlı Devleti’nin yıkılışından 96 sene sonra, Birinci Dünya Savaşı’ndan 100 sene sonra ve Hilafet’in kaldırılışından 90 sene sonra Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki çalkalanmayı sağlıklı tahlil edebilmek için öncelikle doğru bir tarih perspektifine ihtiyaç var. Teorik ve pratik tüm direniş cephelerinde kaybedip, kavramsal ve kurumsal açıdan tarihindeki en büyük parçalanmayı yaşayan, bir medeniyet ekseni olmaktan uzaklaştırılan ve nihayet uluslararası sistemde etkin ve merkezî bir aktör olmaktan çevresel ve edilgen bir faktör haline getirilen İslam Dünyası’nın ağırlıklı temsil edildiği coğrafya, bir asırdır, ekonomik gerilik, kültürel bağımlılık, siyasi istikrarsızlık, totaliter ve otoriter rejimlere mahkûm edildi. Bölge statükosunu kuran çerçeveler orta ve uzun vadede yeşertilmek üzere çatışma tohumlarını ekerek kaleme alındı. Siyasi sınırlarla etnik ve kültürel yapılar kasten uyumlu şekilde belirlenmedi. Jeopolitik kaygıları garanti altına almak için jeokültürel fay hatları kırılganlaştırıldı. Yüzyılın başında Türkiye, İran ve Afganistan dışında bağımsız devlet kalmayan bu dünyada 1969’dan sonra statüko dayatmalarına ve Batı’nın çifte standartlarına karşı etkin bir duruş geliştirme adına hareketlenme arttı. İki kutuplu yapının çökmesinden hemen sonra ilk müdahalenin yaşandığı coğrafyanın sakinleri, 11 Eylül sonrasında Batı’nın ‘düşman konsepti’ içinde ‘tehdidin kaynağı’ şeklinde değerlendirilerek küresel bir itibarsızlaştırmaya maruz kaldı. Türkiye bile ‘stratejik müttefik’ olma özelliğine rağmen sürekli ‘jeopolitik dışlanmaya maruz kaldı.

Yüzyılın başında tüm cephelerde kaybeden Müslüman toplumlar, siyasi destek mekanizmalarından da mahrum oldukları için Mısır, Türkiye ve Hindistan hattında toplumsal direniş teşkilatlanması için harekete geçtiler. Bugün bölgede hedef haline getirilen Müslüman Kardeşler (İhvanu’l-Müslimîm) 1928’de İsmailiye’de 22 yaşındaki Hasan El-Benna tarafından kuruldu. Risale-i Nur Hareketi 1927’de Isparta’da Bediüzzaman Said Nursi tarafından başlatıldı. Kezâ Cemaat-i İslami Hareketi’nin temeli 1941’de Lahor’da Mevdudi tarafından atıldı. Bu üç hareket bugün İslam Dünyasındaki temel toplumsal dinamiklerin büyük ölçüde tetikleyicisi oldu ve mevcut rejimlere karşı sosyal ve kültürel direnişi sürekli besledi. Aynı zamanda bu üç hareket imha, dejenerasyon, ifsat türü saldırılara sürekli maruz kaldı. İhvan’ın terörize ve imha edilmeye çalışılması, Risale-i Nur Hareketi’nin Gülen Hareketi türü çarpık yapılarla ilişkilendirilmesi ve itibarsızlaştırılmaya çalışılması, Cemaat-i İslami’nin Bangladeş merkezli ama küresel uzantıları olan uyduruk mahkemelerde savaş suçlusu gibi gösterilip liderlerinin idama mahkûm edilmesi aslında hep bir amaca matuf, Müslüman toplumlarla bir asır önce başlatılan hesaplaşmanın devamı niteliğinde girişimler…

 

Bugün, Mısır’dan Birleşik Arap Emirlikleri’ne, Balkanlar’dan Güney Asya’ya, Tunus’tan Suriye’ye kadar örgütlenen İhvan’a ve benzeri yapılanmalara yapılan baskıların ve Pensilvanya örgütlenmesinin altında tek şey var: Bölge halklarının direniş reflekslerini kırmak ve statükoyu ne pahasına olursa olsun sürdürmek. Bu dünya insanını sürekli savunma pozisyonunda bırakmak ve enerjisini, potansiyelini ‘terörist’ olmadığını ikna etmeye harcamasını sağlamak ve teslim almak…

Ekilen rüzgar, biçilen fırtına

Gelinen noktada, Batı’nın İslam’a, Müslümanlara ve İslam Dünyası’na bakışındaki çarpıklık kadar, İslam Dünyası’nın yaşamış olduğu ve muhtelif boyutları olan krizler ve kendi içinde sağlıklı ve güçlü iletişim ve ittifak mekanizmalarını geliştirememiş olması ve kapsamlı bir barış formülü bulamamış olmasının da etkisi var. El-Kaide, IŞİD, Eş-Şebab ve Bako Haram gibi terör üreten örgütleri doğuran sebeplere odaklanıldığında bugün biçilen fırtınanın kökeninde ekilen sinsi rüzgârlara ulaşmak mümkün. Sözgelimi, uluslararası sistem ve bu sistemi manipüle eden Batılı ülkelerin Irak’ta Caferi ve Maliki rejimlerine, Suriye’de Esed yönetimine açtığı sınırsız krediler bugünkü şiddet sarmalının temel sebebi. Kezâ Mısır’da Mursi yönetimine tahammül edemeyip Sisi darbesini desteklemeleri ve böylelikle bölgedeki meşruiyet arayışını boğup asker-sivil dengelerini asker lehine yeniden kurgulamaları radikalizmden başka bir şeyi beslemedi. IŞİD’e hava saldırısı düzenleyip Yemen’de terör estiren Husi Hareketi’ne ses çıkartılmaması Batı’nın ve uluslararası sistemin bugün ektiği bir başka rüzgâr; bakalım fırtınası nerede ne zaman ortaya çıkacak! Filistin’de Hamas’a terörist örgüt muamelesi yapıp Gazze’deki İsrail soykırımını görmezden gelmek de aynı şekilde biçilecek yeni fırtınaların habercisi. Gezi ve 17-25 Aralık süreçlerinde Türkiye’ye ve hükümete yönelik tavırlar da benzerlerinden farklı değildi…

 

Tüm bu gelişmeler İslam Dünyası’nı küresel anlamda yeni bir gerilim dönemine sürüklerken bölgesel anlamda tehlikeli bir çalkalanmaya zorluyor. Bölgesel statükoyu korumak adına tarihin gördüğü en büyük ekonomik ve beşeri maliyetlere katlanan odakların bu durumdan memnun olmadıklarını söylemek saflık olur. Şiddet sarmalı ve çatışma ortamı Batılıların tam da ‘yaratıcı kaos’ dedikleri krizden kâr devşirme ortamını temin ediyor. Dolayısıyla ABD öncülüğündeki dünyanın çıkar odaklı, İsrail endeksli ve ötekileştirici zihniyeti ile rüzgâr ekmekten vazgeçmeyeceğini söyleyebiliriz.

 

Bu durumda kritik soru şu: “İslam Dünyası, bölgedeki şiddet sarmalına sebep olan dış müdahaleleri önleyebilecek ve kendi içindeki krizleri sonlandıracak bir mekanizma ve tavır geliştirebilecek mi?”

 

Yeni Türkiye’nin inşa ediciliği

 

Bu soruya olumlu cevap verebilmek büyük oranda Türkiye’nin atacağı adımlara bağlı. Onun için bu adımların kolektif etiketi olan Yeni Türkiye idealinin içi sağlıklı bir şekilde ve itinayla doldurulmalı. Yeni Türkiye inşâ ve ihyâ edilecek birçok kurumun ve zihniyetin adı olduğu kadar inşâ, ihyâ ve tesis edici ‘manevî bir şahsiyet’in de unvanı. Eğitimden şehirciliğe, hukuktan iyi yönetişime, tarihten dine, kültürden sanata her sahada İslam medeniyetinin değerleriyle kurulacak olan Yeni Türkiye’nin inşâ edici kapasitesi Yeni Şark’ın doğum sancısını hafifletecek en önemli unsur. Bu kapasiteyi artırıp harekete geçirecek yegâne âmil ise Türkiye’nin yakaladığı siyasi ve ekonomik istikrarını ve milli iradeye dayanan güçlü siyasi liderliğini devam ettirmesi ve güç unsurlarını zenginleştirme yönünde bu iradeyi kararlılıkla kullanması. Tarih, coğrafya, nüfus ve kültür gibi sabit güç unsurlarını, askeri, teknolojik ve ekonomik kapasite gibi potansiyel güç unsurları ile birlikte Yeni Türkiye’nin inşâsına ve inşâ ediciliğine yönlendirmek ‘stratejik bir zihniyet’le ancak mümkün. Bu zihniyetin Türkiye’yi olduğu kadar münasebeti olan coğrafyayı ve tüm küreyi okuyan, izleyen ve tahlil eden bir akılla zenginleştirilmesi ise şart. Kendini tanımayan, bölgesini doğru okuyamayan bir Türkiye zaten yeni değildir ve Yeni Şark için de hiçbir belirleyici etkisi olamaz.

 

Erdoğan ve diğerleri…

 

Yeni Türkiye idealinin yeşermesinde, Türkiye’nin heyecan veren bir istikrar adası haline gelmesinde ve 10, 20 hatta 50 yıllık hedefler belirleyip vizyonunu buna göre şekillendirmesinde hiç şüphesiz en büyük pay, milli irade gücünü hakkıyla ve kararlılıkla temsil eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a âit. Erdoğan, İslam Dünyası’ndaki liderlerle kıyaslandığında gücünü milletten ve halk iradesinden alan, meşruiyeti en yüksek lider olması hasebiyle sadece Türkiye’nin değil tüm İslam Dünyasının da vicdanını terennüm eden ve Müslüman toplumları temsil eden bir hüviyete sahip. Bu yönüyle Erdoğan, İslam Dünyası’nın Hilafet’in kaldırılmasından bu yana yaşamış olduğu temsil sorununu, kurumsal olmasa da şahsi olarak bir nebze gideriyor denilebilir. En son Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bölge halklarının hatta dünya mazlumlarının vicdanına tercüman olması, ilkeli tavrından taviz vermemesi bunun en açık örneği. Sisi bölgede statüko ve küresel güç odaklarının temsilcisi ve sesi olduğu gibi, Erdoğan da bölge halklarının, İslam Dünyası’nın, hakkaniyetin, küresel vicdanın sesi ve temsilcisidir. Bu yönüyle ve taşıdığı ‘meşruiyet’ rütbesiyle İslam Dünyasındaki liderlerin tamamı bir Erdoğan etmiyor.

 

Yeni Türkiye’nin inşâ ve ihyâ edilmesinde ve Yeni Türkiye’nin öncülüğünde Yeni Şark’ın doğmasında ve Yeni İslam Dünyası’nın tesisinde hayati rolü olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliği geçmişte hiç olmadığı kadar önemli hale geldi. İslam Dünyasının geleceğini bu liderliğin yeni nesillere açacağı kapılar ve çizeceği yol haritası belirleyecek. Bunları gördükten sonra Yeni Şark’a merhaba diyebiliriz…