Yaynlar


Prof. Dr. Talip Küçükcan - Başkan Yardımcısı  | 29.8.2014 | Analiz
 
İslam dünyasının aşırılıkla imtihanı
 

       Pew Araştırma Merkezi’nin Müslüman nüfusun yoğun olduğu 14 ülkede Nisan ve Mayıs aylarında 14.244 katılımcı üzerinde yaptığı araştırma, İslam dünyasındaki siyasal gelişmelerin sosyolojik yapı üzerindeki etkilerini ortaya koymaktadır. Araştırma özellikle Batı kamuoyunda yaygın olan bazı kalıpyargıları sarsacak bulgular da içermektedir.

1997 yılında yayınlanan "Islamophobia: A Challenge for Us All başlıklı Runnymede Trust" raporunun da ortaya koyduğu gibi Batı kamuoyunda İslam ile ilgili yaygın kanaatler olumsuz imgeler ve önyargılar içeriyordu. Bu raporun bulgularına göre İslamiyetin diğer kültürler ile ortak yönlerinin bulunmadığı, Batı kültürünün daha üstün olduğu, İslamiyetin şiddet içeren bir ideoloji olduğu kamuoyunda yaygın önkabuller arasında yer alıyordu.

11 Eylül 2011 saldırıları, Taliban ve El-Kaide gibi dini inanç ve söylemleri araçsallatırarak meşruiyet dayanağı olarak gösteren şiddet yanlısı örgütler İslam ve aşırılık arasında kurulan özdeşleşmeye malzeme taşımıştır. Afganistan ve Irak’ın işgali, Arap Baharı’nın öncelik ettiği siyasal değişim taleplerinin bastırılmasına karşı gelişen ve pozisyonlarını tahkim eden Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) gibi örgütler ise kökenleri geçmişe uzanan kalıpyargıları daha da pekiştirmiştir.

Ancak Pew araştırması bulgularının da açıkça işaret ettiği gibi radikal ve aşırı örgütlerin İslam coğrafyasında geniş bir toplumsal karşılığı ve desteği bulunmamaktadır. Buna rağmen istisnaları olmakla birlikte Batı medyası, siyaseti ve akademyasındaki hâkim bakış açısı ve kullanılan dil, Müslüman toplulukların aşırılıklara ve şiddet içeren İslam yorumlarına yatkın olduğunu ima etmektedir.

 


İslam dünyasına bakıldığında özcü yaklaşımlardan kaçınılmasını gerektiren geniş bir siyasal ve sosyolojik çeşitlilik olduğu göze çarpar. Pew araştırmasının da gösterdiği gibi Müslümanların çoğu aşırı örgütlerin varlığı ve yükselişini kaygı ile karşılamaktadır. İslam siyaset tarihinde şiddet eğilimi gösteren gruplar ve örgütler her zaman var olmuştur. Ancak bu tür İslam yorumları geniş kitleleri peşinden sürükleyememiştir. Her ne kadar temsil krizleri ve meşruiyet sorunlarının yaşandığı, merkezi otoritenin zayıfladığı dönemlerde göreceli bir yükseliş gösterseler de aşırı örgütler geniş bir destek tabanı bulamamıştır. Pew araştırması da bu gözlemi teyit eden bulgular içermektedir, zira Lübnan, Tunus, Mısır, Filistin, Ürdün, Bangladeş ve Pakistan gibi ülkelerde halkın büyük çoğunluğu aşırı örgütlerin varlığından duydukları endişeleri dile getirmektedir. Geçen yıllara oranla endişelilerin oranında belirgin bir artış olduğu da gözlenmektedir.

İslam dünyasında aşırı örgütlerin varlığından duyulan kaygıların artmasında yol açan pek çok neden sayılabilir. Bunlar arasında siyasal gelişmelerin nereye doğru evrildiğine ilişkin belirsizliklerin giderilememiş olması, etnik ve mezhepsel aidiyetlere dayalı toplumsal kırılmaların yarattığı risklerin gün geçtikçe artması, merkezi hükümetlerin siyasal istikrar ve güvenliği sağlayamaması ve otorite boşluğunu doldurmaya başlayan aşırı örgütlerin siyasal alana yayılmaları sayılabilir.

“İslam ülkelerinde aşırı örgütlere tepkilerin artmasında belki de en önemli etken refah, istikrar, güvenlik, demokratikleşme ve sivilleşme taleplerinin bu örgütler yüzünden zemin kaybetmesi ve sorgulanmaya başlaması olmuştur.”

Radikal örgütlere karşı endişelerin artmasında kuşkusuz bu örgütlerin eylemlerinin önemli bir payı vardır. Radikal örgütlerin Ortadoğu, Kuzey Afrika, Afganistan ve Pakistan’da meşruiyet arayışına dayalı sivil ve geniş toplumsal tabanlı siyasi hareketleri devre dışına bırakmaya çalıştığı ve bu amaçlarına artan oranda yaklaştığı görülmektedir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki müesses nizamı değiştirmeyi amaçlayan Arap Baharı yeni umutlar doğurmuş, meşru ve katılımcı rejimlerin kurulması için yeni imkânlar yaratmıştır. Ancak bu süreçte farklı İslam yorumlarını benimseyen grup ve örgütler arasında da bir iktidar mücadelesi başlamıştır. Bu değişm sürecinde Libya, Suriye ve Irak’ta da görüldüğü demokratikleşme ve normalleşme talebinde bulunan geniş halk kitlelerinin temsili sorunu başgöstermiş, muhalefetin dağınıklığından yararlanan aşırı örgütler silahtan güç alarak rol çalmaya başlamıştır.

İslam ülkelerinde aşırı örgütlere tepkilerin artmasında belki de en önemli etken refah, istikrar, güvenlik, demokratikleşme ve sivilleşme taleplerinin bu örgütler yüzünden zemin kaybetmesi ve sorgulanmaya başlaması olmuştur. Bir başka ifade ile meşru temsil iddiasının aşırı örgütler tarafından çalınması, şiddet örgütlerine karşı tepki ve endişeleri de artırmıştır. Bunda Batı dünyasının bölge politikalarının da etkisi olmuştur. Toplumsal tabanı ve meşruiyeti kamuoyunda genel kabul gören hareketlere otoriter rejimler ile mücadelelerinde yeterli destek verilmeyişi radikal örgütlere alan açmıştır. Bugün aşırı İslami örgütler Ortadoğu, Afrika ve Asya’da sahada etkin bir konuma gelmiş ise bu Pew araştırmasının da işaret ettiği söz konusu örgütlerin görüş ve eylemlerinin yerel halk tarafından benimsenmesi veya desteklenmesinin sonucu değildir. Zira çoğu ülkede Müslüman toplulukların aşırı örgütlere bakışlarında görülen kaygı giderek artmaktadır.

Irak ve Suriye deneyimleri aşırı İslami örgütlerin istikrarsızlık, kutuplaşma, mezhepsel çatışma ve bölünmeye ne kadar katkıda bulunduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır. Her ne kadar her iki ülkede de etnik ve mezhepsel gerilimlerin tarihsel kökenleri olsa da radikal örgütler devreye girene kadar bu farklılıklar ve gerilimler en az maliyetle yönetilebilir durumdaydı. Bugün gelinen noktada aşırı örgütlerin eylemleri halkın talep ettiği siyasal değişim ve dönüşümün önündeki en büyük engele dönüşmüş durumda. İşte bu yüzden pek çok ülkede Müslüman kamuoyu aşırı örgütleri ve şiddet eylemlerini endişe ile izlemeye devam etmektedir.

İslam dünyasında özellikle kriz ve çatışmaların uzun süreli olduğu ve bir türlü çözülemediği yerlerde İslami hareketler çözümün adresi olarak görülmekte, bu hareketlerden beklentiler de doğal olarak artmaktadır. Siyasal İslami hareketlerin yükselişe geçtiği her yerde meşruiyet sorunu yaşayan rejimlerin çözemediği temsil meselesi başta olmak üzere ekonomi ve dış politikaya ilişkin sorunların çözümlenmesi beklenmektedir.

 

Yüzyıllık sorunların mucizevi biçimde çözülememesi ise iktidara gelen yeni İslami siyasal aktörlerin sorgulanmasına yol açmaktadır. Hamas bu hareketlerden biri olarak zikredilebilir zira seçimle iş başına gelmiş, Gazze’de toplumsal ve siyasal meşruiyeti kabul edilmiş bir örgüttür. Ancak gerek Gazze’ye yönelik ablukanın kaldırılması gerekse Batı Şeria ile olan ilişkilerde normalleşme ve güven inşasının gecikmesi, dolayısıyle Filistin sorununun çözümünde beklentileri tam olarak karşılayamaması, ayrıca İsrail ve müttefiklerinin uluslararası kamuoyunda yalnızlaştırma girişimleri nedeniyle Hamas’a destek azalmıştır.

Siyasal alanın katılıma açık olup olmaması önemli bir sorun olarak kendisini göstermektedir. Örneğin Mısır’da ilk sivil ve saydam seçimle Cumhurbaşkanı seçilen Mursi’nin bir darbe ile görevden uzaklaştırılması, Müslüman Kardeşler’in önce yasaklanması ve sonra terör örgütü ilan edilerek liderlerinin hapsedilmesi, üyelerinin bir kısmının idama mahkûm edilmesi siyasete olan güvenin zedelenmesine yol açabilir. Siyasetten umudunu kesenlerin artması ise aşırı örgütlerin rol çalması ve destek bulması için verimli zemin oluşturmaktadır.

Prof. Dr. Talip Küçükcan, Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü Müdürü ve Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Dönem Başkanı'nın Müslümanlara Karşı Ayrımcılık ve Hoşgörüsüzlükle Mücadele Özel Temsilcisi ve Insight Turkey Genel Yayın Yönetmeni.

Twitter'dan takip edin: @tkucukcan